12 Nisan 2014 Cumartesi

Müzik ve Şarkı

    Her insan müziği herhangi bi şey hissetmek için dinler. Kimi zaman unuttuğu hisleri hatırlamak ister. Kimi zaman özlemek, dertlenmek belki de yeniden aşık olmak için dinler. 
   Aslında kimse müziği dinlemez. Dinlediği her ne ise onu müzik olarak adlandırır. Adlandırdığı varlığın içinde kendisini arar. Kendi hayatına uydurmaya çalışır. Bağımsızlığını kabullenemez müziğin. "Bu benim şarkım. Bu bizim şarkımız olsun. Ah dostlar bu şarkı beni anlatıyor" gibi cümleler duyarız. Hep bir kesinlik mevcut.
   Sözlü müziklerde yani şarkılarda yalnızca sözlerin verdiği anlam üzerinden hislenen kesim ile ilgili yargıda bulunmak istemiyorum. Benim için müzikte söz yoktur. Sözün olduğu müzik şarkıdır. Şarkı müziğin içinde başka bi şeydir. Şarkı kolay yazılır ama söze ihtiyacı olmayan müzik yaratmak bambaşka bir iştir.
    Müziğin ne anlattığını bestecisinden başka kimse bilemez. Sen onu sahiplenirsin. Hakkın yok diyemem. Seslerin yargısına ne sen varabilirsin ne de ben. Bunun müzikten anlayıp anlamamakla da alakası yoktur. Deneyimli, okullu bir müzisyen de çoğu zaman bir müziği gerçekten dinlemez. Hangi notalara basmış, hangi gamdan yürüyor, eserin tonu ne gibi soruların cevabını verip kendini tatmin eder çoğu zaman.
    Daha da uzatırsam okunmayacak. Kısacası, benim fikrim; eğer bir müzik ulaştığı bedende net bir his oluşturmuyorsa yani seni aynı düzlükte bambaşka yerlere götürebiliyorsa o zaman başarıya ulaşmıştır. 


   Bu albüm de benim için başarıya ulaşan müziğin içinde saklı olduğu albümdür.



23 Mart 2014 Pazar

Çocuk

Dünya bir tiyatro sahnesi
Sükunetin bile kaygılı
Yorulmayan beklentiler
Hiç duymadığın alkışlar


Renklere böl bu dünyayı
Ama önce sil çizgileri
Hayalini dök topraklara
Yağmur yeşertsin seni

Peşini bırakmayan yargılar
Sevilmek istediğin halde
Sınırlarla kararttılar içini
Perdeler çekildi gözlerine

Renklere böl bu dünyayı
Ama önce sil çizgileri
Hayalini dök topraklara
Yağmur yeşertsin seni

Sen hep söyle şarkını
Bırak sevmesinler seni
Onlar gelip geçsinler
Ama sen yine özgür ol
Özgür ol.



22 Mart 2014 Cumartesi

Düşlere Kaç

Sen misin yalnızlıktan dem vuran
Güneş yükselirken uykuya dalan
Saltanatının beşiğinde
Sefalete selam çakan

Sevdiler ve geçtiler
Kuşlar gibi süzüldüler
Kurunun yanında yaş gibi
Gözlerinden düştüler

Sabah olsun düşlere kaç
Uğurla tüm fikirleri kaosun orta yerine
İdeanın en derin köşesinde büsbütün yalnız kal.
Güneş doğsun sen yine sefaletinle uykuya dal.



16 Mart 2014 Pazar

Düşünce

Kendi kendilerine içi boş felsefe kasıp rt arzusuyla gayet süslü cümlelerle twitter'a abanan güruh hakkındaki fikirlerim oldukça kötü. 
Gerçek fikirlere, üzerine ömür harcanmış ideolojilere ilgim bu yüzdendir. Onların cümlelerini anlayabilmenin yolu çay bardağından geçmez. 
Hiçbir şey için uğraşmamayı ilke edinmiş, hep kısa ve basit yolu seçmiş olan insanoğlu sen derine açıldıkça kıyıya çekmeye çalışır. 
Sen düşünürsün, belki de hiçbir yetiye sahip olmadan sınırsızca yapabileceğin tek şeyi yaparsın, sözcüklere dökersin; "bu ne diyo aq" olur. 
Konuşmalar hep kısadır. İster en yakının olsun. 4. cümlesini dinlemezsin. İlk 3 cümleye verecek cevabın hazırdır çünkü. Doğru anı kollarsın. 
Bu düşünceler birikir, anlatamazsan sıkıntı olur, böyle yazarsın. Hatta bıraksalar sabaha kadar yazarsın ama bitmez. Asla bitmez. 
Kime anlatıyorsun ki? Dinlemiyorlar, dinlemeyecekler, hep söyleyecek bir şeyleri olacak, konular değişecek, konular kapanacak. Susacaksın. 
Sessizlik huzura açılan bi kapıdır çoğumuzun gözünde, ancak sapkınlığa kadar giden bi işkence olduğunu da görmeyiz çoğu zaman. 
Siz siz olun fazla susmayın. Kendinizi böylesine dinlemek istemezsiniz. Ki gördüğüm kadarıyla bunu da gayet iyi başarıyorsunuz. Böyle devam.
  



Berkin, umut.


  Bu olmamalıydı. Hep umut etmiştim. Uyanacak diyordum. Nasıl daha çok nefret edebilirim sorusunun cevabını buluyorum her geçen gün. 
  23 yaşındayım. Kendimi hayaller kurarken buluyorum. Müzik diyorum; güzelliklerle dolu dünya. Ancak gerçek dedikleri şey bir katil toplumun ortası. O çocuk dünyayı keşfedememişti daha ulan. Bilmiyordu sizin gerçekliğinizi. Hayal bile kurmasına izin vermediniz.
  Hayat 16 yaşında bambaşka bi duruma geliyor. Fikirlerin oturuyor, büyüyorsun. Berkin'in aldığı nefes umuttu. Büyümesine izin vermediniz. 
  Hayatı cennet cehennem ile değersizleştiren, öbür dünya yolunda kendilerine çıkar sağlayacak olan zalimi destekleyenlerin ürünü bu. Bu zihniyeti, fikri olmayan insanlar baş tacı etti. 
  Hayattan keyif alamayan, her yolu cennet cehenneme çıkaran toplum bu adamları yüceltti. İnsanlar düşünmesin, sorgulamasın diye çalıştılar. Onlara bir hayal verip, gerçeğin tüm çıkarlarını "inanan" insanlar üzerinden sağladılar.   Asıl gerçeği, iyiliği koruyan insana düşman gözüyle bakıldı. Dinsiz ilan edildi. Çünkü dinsizlik, katillik ve hırsızlıktan daha büyük suç. 
  Sandıkta olacak iş değil bu. Olmayacak. Bu rezalet ülkede partileri geçtim, iyi ve kötü olarak insan dağılımında kötü her zaman üstündü. İşin acı ve rezil yanı da bu adamlar ne yaparlarsa yapsınlar seks kasetleri çıkmadığı sürece bu toplum tarafından tekrar seçilecekler.
  Şu ülkede ne kadar "iyi" insan varsa ideoloji parti din ırk gözetmeden birlik olsun. Şu adamların elinden güçlerini alalım. Artık yeter



Çevre

   Ya dünyaya karşı dur
   Ya da onlardan biri ol
   Karşı durmak kötü mü?
   Ya da onlardan biri olmak ölüm mü?

   Sakinliği koruyamamak çok büyük handikap. Öfke bazen büyük zevk. Vurmak kötü, çoğu zaman kırmak mutluluk.


   Sevmediğin, benimseyemediğin bir ortamın olabilir. Çevrendeki insanları kırmak istemeyebilirsin. Ancak kafayı kırmak son çare değil. Uyum sağla ya da uzaklaş.


   Onlar konuşurlar, konuşacaklar. Sevilmeyeceksin. Aksesuarlarını senden daha fazla takacaklar. Açık arayacaklar, susacaksın. 


   Derslere gireceksin

   Dersler geçecek
   Dersler kaçacak
   Dersler alacaksın
   Dertler çoğalacak.
   
    Sen bilmezsin, onlar seni yok etmek için eğitirler. Para isterler seni eğitmek için. Sen canını kurtarabil diye senden para isterler. Gördükleri kadar bilirler, her şeyi gördüklerini sanırlar. Onlar her şeyi bilirler. Sana yazık ederler.

   İstediklerini yapabilmenin yolu onların istediklerini yapmaktan geçer. 

   Her kötülüğün, pisliğin, rezaletin, saçmalığın özrü emir kulluğudur.
   İnsan adil değildir, asla olmamıştır. 
   İnsan tüm hayatı boyunca bir duruş koruyamayacak kadar aciz, tutarsızlık timsali bir varlıktır. Buna değişim adını verirler. Aslında bu yozlaşmadır. Görmezden gelirler. 
     
   Sana bir düzen dayatırlar, dayanamazsın. Yalnızlığın acınacak haldedir. Ağacı seversin. Onun bedeninden koparılan parçalarla eğitirler seni. Onun bedenini koyarlar önüne kalem kağıt diye. 
   Değer verir, korumak istersin. Taşlanırsın. Yine yalnızsın. 
   Bi fikrin olur, onu bağırırsın. 
   Silahlar çekerler yüzüne. 
   Bedeninden parçalar koparırlar,
   Ağaç olursun.  







10 dakika ara.


     Medya size bir ürünü yansıtırken bunu en sahte şekilde gerçekleştirir. Önce alıcının algılarını kapatır, sonra da sunacağı ürünü en makyajlı haliyle sunar.            
     Sigorta şirketleri, bankalar size para verir. Ancak bu paranın halihazırda size ait olduğunu hissettirmez. Kendisi veriyormuş gibi yapar, anlamazsınız. Medya gayet küçük bir ürünü devasa şekilde fotoğraflayıp size sunabilir. Beklentiniz yüksek olsun ki vereceğiniz paraya acımayın. Üretici, medyayı kullanır. Üretici gerçeği üretir. Medya makyaj yapar ve pazarlar. 
     
     Gerçeğin yüzü çirkindir. Alıcısı yoktur. Medya sattırır çünkü yalancıdır. Evet. Kimse bu yazıyı okuyup reklamdan nefret etmeyecek ya da medyadan uzaklaşmayacak. Belirtmemiş olsaydım, belki de reklamın reklamını yaptığımı anlamayacaktı kimse. Kısacası ben de bu işin içindeyim, sen de. Eleştiren de, gözü kapalı inanan da. 
      
      Reklamlar bitti. 
      
      İyi seyirler.



Yola Devam

      Herkesin hayatında belli dönüm noktaları vardır. Gerçi hayatımızın her anı bir dönüm noktası belki ama şimdi bu konuyu böylesine irdelemenin vakti değil. Birazdan anlatacağım hikaye hayatımdaki bir kaç dönüm noktasından ibaret.

      İlkokul birinci sınıfı bitirdiğim yaz babamın bir karar vermesi gerekiyordu. Beni basketbola mı yoksa futbola mı yönlendireceği konusunda net bir fikri yoktu. İlla ki sporcu olmamı istiyordu. Kendisi sağlık memuruydu. 30 yıllık sigara içicisi olmasına rağmen oğlunun bu tip kötü alışkanlıkları kazanmaması için elinden geleni yapardı. Bu doğrultuda vereceği karar hayatıma etki edecekti.

      Futbolu iyi oynardım. Ayaklarım çabuktu, hızlıydım. 8 yaşında bi çocuğa göre oldukça düzgün vuruşlar yapabiliyordum. Korkusuzdum. Mahalle arasında yaptığımız maçlar her daim çekişmeliydi. Bu yüzden çok koşardım. Yerden yere vursalar yine kalkıp oynardım. Dizlerim yara olurdu, bileklerim hep burkulurdu. Sokak kültürüyle yetişen bir çocuk oluyordum ki doğru olan da buydu.

     Doğru olan her zaman sağlıklı olmaz. Babam için sağlık doğruluktan önce geliyordu. Ben doğduğumda doktorlar çeşitli testler yapıp boyumun Amerikan standartlarına göre uzun olacağına kanaat getirmişler. Dedikleri çıktı. 1.70’lik baba ve 1.55’lik annenin 1.90’lık oğluyum ben.  Tabi o zaman bu testlere güvenmek de cesaret isterdi. Ya da bu testlere göre bir karar vermek diyelim. Neticede sokaktaki bu sağlıksız ortam ve gelecekteki fiziki durumum düşünülerek basketbol kursuna yazdırıldım.


     Tabi buna asıl sebebiyet veren olay şöyle gelişti; Babam bir gün öğle arası beni okula bıraktı. Dönem sonuydu ve ilk defa okulun bahçesinde basket oynuyorduk. Diğer zamanlarda üst sınıflar yüzünden topu elimize alamazdık.- Yıldız diye bir oyun. Hepimiz oynadık zamanında. Belli bir basketbol bilgisi gerektirmeyen, sadece topu çemberden geçirmeye yönelik bir oyun.- Babam bir köşeye oturdu izlemeye başladı. Sırayla atıyorduk topu potaya. Herkes göğsünden savuruyordu topu. Kim alırsa alsın, delikten geçiremese bile o topu göğsünden çıkartıyordu. Olması gereken oydu. Sıra bana geldi. Topu aldım ve hiçbir fikrim olmadan karpuz diye tabir ettiğimiz şekilde çıkardım. Potayı aştı gitti. Babam hemen yanıma koştu. Oğlum öyle atma böyle at dedi. Gösterdi. Yapamadım. Bi daha gösterdi. Yine yapamadım. Utanmıştı sanki. Benim oğlum o çocuklardan daha kötü atıyor olamaz psikolojisine girmişti. Olabilir. Babasın sonuçta, en iyisi senin oğlun olmak zorunda. 
     Böylelikle bambaşka bi maceraya atılmak üzere basketbol kursuna yazıldım. Ve inanır mısınız, 10 sene boyunca o basket topunu elimden bırakmadım. Nereye gidersem gideyim hep yanımdaydı. 16 yaşıma kadar lisansım olmadan o küçük kasabada kendimi geliştirmeye çalıştım. Lise 1 ve 2’de lisans aldım, kasabada bi takım kurduk ve İzmir’e maçlara gitmeye başladık. Yeni bir ufuk, yeni bir umut. Belediye bize ambulanstan bozma bi servis tahsis etmişti. 12 kişi kapasiteliydi. Takımla gider takımla dönerdik. Şoför Şeref abinin muhabbetleri hala aklımdadır. Neyse işte biz bigün maça gittik. Tuborg B takımıyla oynuyoruz. Genç kategorisindeyiz. En fazla 50-60 sayı fark yer döneriz diyoruz. Spor salonuna maçtan 1 saat önce vardık. Bekliyoruz. Dışarı çıkıp hava alıyoruz turluyoruz vesaire. Teker teker spor arabalar yanaşmaya başladı. Önce porsche geldi. Sonra bi porsche daha sonra bi ferrari ardından cherooke jipler onlar bunlar. Hepsinden birer sert mizaçlı adam ve birer çocuk indi. Tuborg eşofmanlı çocuklar. Biz ambulans bozması 12 kişilik külüstürle gittik o maça. Psikolojik olarak 60 sayı farkı yemiştik zaten. Daha fazlası da acıtmayacaktı, belliydi. 

      Maç başladı ve 5 dakika içinde 30 sayı geriye düştük. Anlamıyorduk. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Sağımızdan solumuzdan turnikeler, hızlı hücumlarda smaçlar, geçiremediğimiz paslar, savunmaya dönmeye fırsat bırakmıyorlar. 3. çeyrek sonunda skor 96-15’ti. Topu kenardan oyuna sokucaz, baskı yapıyorlar. 81 sayı fark var. Çocuklardan birine döndüm, “neden?” dedim. “Koç 100 sayı fark atmazsak çift idman ceza koyucak” dedi. İşte buydu. Başarının sırrı buydu. Korku psikolojisi. Önce korkuyu yaşatmak; sonra o korkuyu tekrar yaşamamaları için şans vermek. Bu şans da bize 100 sayı fark atmalarıydı. Maç bittiğinde skor 144-22 idi. Tam 122 sayı fark yemiştik. Olsun biz de öyle bi takımdık. 2 yılda 20 maç yapmıştık ve 1 galibiyetimiz vardı. Çoğu maç 30 ile 60 arası değişen farklar yiyorduk. Ama hiçbiri 122 olmamıştı. O günden sonra anladım bu takımla olacak iş değil. O takımla olmaya devam ettikçe hep kaybedecektim. Gitmeliydim.
 
      Yaz tatillerinde de her akşam basket oynardım. Lisenin bahçesine giderdik. Herkes orda olurdu. Kasabanın yerlisi yazlıkçısı, basketle ilgilenen kim varsa oraya gelir, güzel sohbet muhabbet içinde sporumuzu yapar, eğlenirdik. Bi gün erken gidesim tuttu. Sürekli 7de gittiğim sahaya o gün 6da gittim. Kimse yok. Bi abi tek başına şut atıyor bi kaç arkadaşı da izliyor. Aynı potaya gidip şut atmaya başladım. “Maç yapar mısın?” dedi. “Teke tek mi?” dedim. “Evet” dedi. “Abi sen beni çok rahat yenersin” dedim. “Bilemeyiz” dedi. Maça başladık. Fiziğini kullanıp 2-3 basketle öne geçti. Pota altından zorluyordum ama onu geçebilmek imkansızdı. Ben de en iyi yaptığım işe yani şuta yöneldim. 3 tane art arda üçlükle öne geçtim. Sonra topu kaybedip savunmaya çekildim. Sert bi omuz darbesiyle kanlar içinde yerdeydim. Burnumdan oluk oluk kan akıyordu. Resmen gözyaşıyla kan bir olmuş tişörtüme hücum etmişti. Tedaviden sonra maça devam ettik. Korka korka oynadığım için kaybettim. Ancak maçın ardından şu diyalog oluştu:
+Sen 90lısın dimi?
-Hayır abi 91liyim.
+E neden benim takımda oynamıyosun?
 -Bilmem?..
Evet hiç bi şey bilmiyordum. O yaşıma kadar Foça dışına çıkmamıştım. Dışarıdaki yaşam nasıl olur hiçbir fikrim yoktu.
     Bu konuyu anneme ilettiğimde “Taşınamayız daha emekli olmadım. Emekli olmadan taşınacak durumda değiliz” demişti. Ergenliğin getirdiği bir celallenmeyle “ANNE BENİM HAYATIMI KARARTTIN. SENİN YÜZÜNDEN BASKETBOLCU OLAMICAM GELECEĞİMİ ÇÜRÜTTÜN” dedim. Öylesine pişmanım ki o lafları ettiğim için. Hiç hakkım yoktu. Annem ki en zor anlarımda hep yanımdaydı. Sadece o vardı. Siz siz olun annenizi üzmeyin, kazara üzseniz bile affettirin, gönlünü alın. O vicdan azabı rezalet bir olay. 

     Bir sene sonra annem emekli oldu ve borçlarımızı ödedik. Artık taşınmamız için bir engel yoktu. Basketbolcu olacaktım. Yeni bir çevre, yeni bir ortam. Basketbolla iç içe insanlar. Karşıyaka gibi basketbolla yatıp basketbolla kalkan bir semt. Her şey harikaydı. Ben hep sevdim Karşıyaka’yı. Huzurludur Karşıyaka. Bambaşkadır. Orada olacaktım işte. Ötesi yoktu. Gideceğim kulübün adı UniBasket’ti. Katıldığım ilk idman mükemmel geçmişti. Kulüp başkanı ve antrenörü Şadi Olcay 101 kez milli bir antrenördü ki “101 kez milli” ifadesi mühründe bile belirtilmişti. Daha tam olarak yeni evimize taşınmamıştık bu yüzden idmanlara Foça’dan gidip geliyordum. Yaz sonuydu. Eylül ayı gelmemişti bile. Maddi sıkıntımız yoktu, transferim gerçekleşmişti, 16 yıl yaz kış yaşadığım o küçük kasabadan kurtuluyordum. Umudum vardı. Her şey güzel olacaktı. Sonra hiç beklenmedik bir şey oldu.

     Çok yakın bir arkadaşımla bazı geceler evinin terasında sohbet ederdik. Kendisi üniversite hazırlığı bitirip birinci sınıfa geçmişti o yaz. Onun da hayatında güzel şeyler oluyordu. Cipslerimizi kolamızı alıp terasta yiyip içip sohbete koyulduk. 2-3 saat konuştuk belki de. - Sigaraya başlamıştı 1 yıl önce. Anlam veremiyordum. Ne gerek vardı. Sigara kötü bi şeydi. Sigara rezaletti. Sevilmezdi sigara. Sevemezdim. Hep nefret ettim. Arkadaşlıklarımı bitirdim sigara yüzünden. Ama onunla olan arkadaşlığımı bitirmedim. Bitirmem de zaten. Kendisi önemli insandır. - Sohbetin sonunda masanın üstü yığınla çöp olmuş, sigarası bitmeye yakın bana şu teklifte bulundu: “ben çöpleri atayım sen de şu izmariti at” . Ama neden? Neden sigarayı bi yerde söndürüp çöplerle birlikte atmıyor? Neden çöpleri bana attırmıyor? Neden? Neden? O an öyle gelişti işte. Bi nedeni yok. İhtimal dahi verilmezdi sigara içmeme. Olamazdı. Ben hayatım boyunca hep karşı durdum. Spor yaptım, koştum, sağlıklı beslendim, süt içtim. Tabi bunları düşünmüyorsun o zaman. İzmariti elime aldım. Yanıyordu. Rahat 2 fırtı vardı daha. Bahçe kapısından çıktım. Tek yapmam gereken yere savurup üstüne basmaktı. Yapmadım. Dudaklarımın arasına götürdüm, içime çektim. Büyü bozuldu, lanetlendim. Bundan sonra yaşayacağım her şeyin sorumlusu bendim. Tadı sevmiştim. Hiç almadığım bi tattı. Ertesi gün paket aldım.

      İzmir’e taşınınca biter sandım. İçmedim bir süre. Alışmamıştım ki. Aramıyordum. Tekrar başlamazdım. Olmazdı. Öyle bi hevesti geçti gitti işte. Ne yazık ki öyle olmadı. Yeni okulum gece kondu mahallesindeki düşük puanlı bir anadolu lisesiydi. - Hayatım boyunca hep düşük puanlar aldım. İyi yerlerde olmak yerine hep ortalama belki de vasat yerlerde bulundum. Ama ortalama ve vasat yerleri sevdim. Oradaki insanları sevdim. Muhabbetler daha samimiydi. Ortalama ya da vasat bir yaşam, çok kaliteli ve yüksek standartlı bir yaşamdan hep daha çekici geldi. Şu an da gayet ortalama yaşıyorum. Şikayetçi değilim. - O liseye adapte olmam biraz zaman aldı. İlk haftalar çok yalnızdım. Okula yeni gelen uzun boylu basketçi çocuktum. İnsanlarla tanışmaya başladım. Popülarite kazandıkça çevrem değişti. Herkes sigara içiyordu. Bir tenefüste beni de çağırdılar. Hayır kullanmıyorum diyemedim. Ben de içiyorum yaa dedim. İçmiştim, biliyordum, içerdim, kimse de bi şey diyemezdi. Keşke deseydi. Gittim, her tenefüs gittim. Her tenefüs sigara içtim. Her beden dersinde spor odasında yine içtim. Ders boş oldu içtim. İçmiyorum diyemedim. 
    Bu arada idmanlarım devam ediyordu. Sigara etkilemiyordu çünkü haftada 3 idman yapıp her gün okulda 2 saat basketbol oynuyordum. 1 sene boyunca yeni takımımla maçlara çıktım. Yine yeniliyorduk ama en azından çekişmeli oluyordu. Arada kazanıyorduk da. Kazanmayı öğrenmiştim. 40 dakka boyunca koşup yorulmuyordum. Hep daha da hırslanıyordum. Hatta bi maç 27si son çeyrekte olmak üzere 35 sayı atıp kariyer rekoruma imza atmıştım. İnanılmaz bir maçtı. Kulüpte de işler yolundaydı.

    1 yıl geçti. Lise dördüncü sınıfa geçtiğimde bazı şeyler eskisi gibi olmayacaktı. Bu çok belliydi. Yeni dönem başlarken idmana gittim. Hocanın söylediği şuydu. “Ilgaz mali kriz var senden de para almamız lazım.” Halbuki ben oraya transfer olmuştum. Para ödememem gerekiyordu. Aksine para almam gerekiyordu. Ayrıca dershaneye yazılmıştım. Annemle yaşıyordum. Tek o çalışıyordu. Bi de kulübe para veremezdik. Maaşı yetmezdi. Olamazdı böyle bir şey. İmkansızdı. O zaman seni oynatamayız dedi hoca. Böyle bir saçmalığı ilk defa yaşıyordum. Paran yoksa hayallerinin bir önemi yok dedi resmen. Aldığım sağlam derslerden biriydi. Ama işte dönüm noktası diyoruz ya. İşte bu da bi dönüm noktası oldu. Tıpkı babamın basketbol kararını vermesi gibi, tıpkı izmariti yere atmayıp bi fırt çekmem gibi, tıpkı lise bahçesinde kim olduğunu bilmediğim bi antrenörle oynadığım maç gibi, tıpkı annemi zorlayıp o kasabadan taşınmamız gibi.

     Kulüpten ayrıldıktan sonra boşluğa düştüm. Kendi başıma basket oynuyor, neredeyse her şeyi kendi başıma yapıyordum. Evde de yalnızdım. Annem 3 ayrı yerde çalışıyordu ve ben evde hep yalnız kalıyordum. Bilgisayarım, dolayısıyla internetim yoktu. Param da yoktu. Televizyon izliyordum. Bi de gitar vardı evde. Gitar çalmaya başladım. Çalamıyordum. Okula götürmeye başladım. Arkadaşlarım bir şeyler öğrettiler. Başka bir heves işte. Basketboldan uzaklaşmak zorunda kalmıştım. Ama müzik hep vardı hayatımda. Keşke o zamandan 5 yıl önce alınan o gitar 5 yıl yatmasaydı da ben ilk alındığı zamandan itibaren çalsaydım dedim içimden. Her ne yaparsan yap, daha iyisi olacakmış gibi bi keşke vardır derinlerde. Keşke sözcüğü nereye gidersen peşini bırakmaz.

     Bundan on sene önce “ilerde kendini nerede görüyorsun?” diye sorsalar hiç düşünmeden “parke üzerinde bir basketbol topuyla” cevabını verirdim. Lakin şu an elimde gitar, sahnedeyim. Aynı soruyu şimdi sorsalar ne cevap veririm bilmiyorum çünkü yaşadıklarım, peşin konuşulan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini kanıtlıyor. Tabi daha bir şey yaşadığımı da söyleyemem. Yaşım genç.

     Tek bildiğim; ilerliyorum. 

Gerçek

Yalnızlıktan uzaklaşma adına hayata “katlanma” ölçüsünde ilişkilerini devam ettiren insanlar hakkında bi kaç şey söylemek istiyorum. 
Bana göre “ben şu insan olmadan hayatımı idame ettiremem ona ihtiyacım var” fikri tamamen özgüvensizlik ve korku kaynaklı.
Her ilişkide insanlar bir süre sonra birbirlerinin hayatlarını kontrol altına almaya çalışırlar ve sen bu “onsuz olmaz” fikrini kafanda henüz bi fidanken sulayıp ağaçlaştırdığında kendi hayatından çıkıp tamamen yönlendirilmiş bi hayat yaşamaya başlarsın.
Bu yüzden çevrede bu kadar tüketen insan var.
Kimse kendisini bulup üretecek güce sahip değil