16 Mart 2014 Pazar

Yola Devam

      Herkesin hayatında belli dönüm noktaları vardır. Gerçi hayatımızın her anı bir dönüm noktası belki ama şimdi bu konuyu böylesine irdelemenin vakti değil. Birazdan anlatacağım hikaye hayatımdaki bir kaç dönüm noktasından ibaret.

      İlkokul birinci sınıfı bitirdiğim yaz babamın bir karar vermesi gerekiyordu. Beni basketbola mı yoksa futbola mı yönlendireceği konusunda net bir fikri yoktu. İlla ki sporcu olmamı istiyordu. Kendisi sağlık memuruydu. 30 yıllık sigara içicisi olmasına rağmen oğlunun bu tip kötü alışkanlıkları kazanmaması için elinden geleni yapardı. Bu doğrultuda vereceği karar hayatıma etki edecekti.

      Futbolu iyi oynardım. Ayaklarım çabuktu, hızlıydım. 8 yaşında bi çocuğa göre oldukça düzgün vuruşlar yapabiliyordum. Korkusuzdum. Mahalle arasında yaptığımız maçlar her daim çekişmeliydi. Bu yüzden çok koşardım. Yerden yere vursalar yine kalkıp oynardım. Dizlerim yara olurdu, bileklerim hep burkulurdu. Sokak kültürüyle yetişen bir çocuk oluyordum ki doğru olan da buydu.

     Doğru olan her zaman sağlıklı olmaz. Babam için sağlık doğruluktan önce geliyordu. Ben doğduğumda doktorlar çeşitli testler yapıp boyumun Amerikan standartlarına göre uzun olacağına kanaat getirmişler. Dedikleri çıktı. 1.70’lik baba ve 1.55’lik annenin 1.90’lık oğluyum ben.  Tabi o zaman bu testlere güvenmek de cesaret isterdi. Ya da bu testlere göre bir karar vermek diyelim. Neticede sokaktaki bu sağlıksız ortam ve gelecekteki fiziki durumum düşünülerek basketbol kursuna yazdırıldım.


     Tabi buna asıl sebebiyet veren olay şöyle gelişti; Babam bir gün öğle arası beni okula bıraktı. Dönem sonuydu ve ilk defa okulun bahçesinde basket oynuyorduk. Diğer zamanlarda üst sınıflar yüzünden topu elimize alamazdık.- Yıldız diye bir oyun. Hepimiz oynadık zamanında. Belli bir basketbol bilgisi gerektirmeyen, sadece topu çemberden geçirmeye yönelik bir oyun.- Babam bir köşeye oturdu izlemeye başladı. Sırayla atıyorduk topu potaya. Herkes göğsünden savuruyordu topu. Kim alırsa alsın, delikten geçiremese bile o topu göğsünden çıkartıyordu. Olması gereken oydu. Sıra bana geldi. Topu aldım ve hiçbir fikrim olmadan karpuz diye tabir ettiğimiz şekilde çıkardım. Potayı aştı gitti. Babam hemen yanıma koştu. Oğlum öyle atma böyle at dedi. Gösterdi. Yapamadım. Bi daha gösterdi. Yine yapamadım. Utanmıştı sanki. Benim oğlum o çocuklardan daha kötü atıyor olamaz psikolojisine girmişti. Olabilir. Babasın sonuçta, en iyisi senin oğlun olmak zorunda. 
     Böylelikle bambaşka bi maceraya atılmak üzere basketbol kursuna yazıldım. Ve inanır mısınız, 10 sene boyunca o basket topunu elimden bırakmadım. Nereye gidersem gideyim hep yanımdaydı. 16 yaşıma kadar lisansım olmadan o küçük kasabada kendimi geliştirmeye çalıştım. Lise 1 ve 2’de lisans aldım, kasabada bi takım kurduk ve İzmir’e maçlara gitmeye başladık. Yeni bir ufuk, yeni bir umut. Belediye bize ambulanstan bozma bi servis tahsis etmişti. 12 kişi kapasiteliydi. Takımla gider takımla dönerdik. Şoför Şeref abinin muhabbetleri hala aklımdadır. Neyse işte biz bigün maça gittik. Tuborg B takımıyla oynuyoruz. Genç kategorisindeyiz. En fazla 50-60 sayı fark yer döneriz diyoruz. Spor salonuna maçtan 1 saat önce vardık. Bekliyoruz. Dışarı çıkıp hava alıyoruz turluyoruz vesaire. Teker teker spor arabalar yanaşmaya başladı. Önce porsche geldi. Sonra bi porsche daha sonra bi ferrari ardından cherooke jipler onlar bunlar. Hepsinden birer sert mizaçlı adam ve birer çocuk indi. Tuborg eşofmanlı çocuklar. Biz ambulans bozması 12 kişilik külüstürle gittik o maça. Psikolojik olarak 60 sayı farkı yemiştik zaten. Daha fazlası da acıtmayacaktı, belliydi. 

      Maç başladı ve 5 dakika içinde 30 sayı geriye düştük. Anlamıyorduk. Her şey çok hızlı gelişiyordu. Sağımızdan solumuzdan turnikeler, hızlı hücumlarda smaçlar, geçiremediğimiz paslar, savunmaya dönmeye fırsat bırakmıyorlar. 3. çeyrek sonunda skor 96-15’ti. Topu kenardan oyuna sokucaz, baskı yapıyorlar. 81 sayı fark var. Çocuklardan birine döndüm, “neden?” dedim. “Koç 100 sayı fark atmazsak çift idman ceza koyucak” dedi. İşte buydu. Başarının sırrı buydu. Korku psikolojisi. Önce korkuyu yaşatmak; sonra o korkuyu tekrar yaşamamaları için şans vermek. Bu şans da bize 100 sayı fark atmalarıydı. Maç bittiğinde skor 144-22 idi. Tam 122 sayı fark yemiştik. Olsun biz de öyle bi takımdık. 2 yılda 20 maç yapmıştık ve 1 galibiyetimiz vardı. Çoğu maç 30 ile 60 arası değişen farklar yiyorduk. Ama hiçbiri 122 olmamıştı. O günden sonra anladım bu takımla olacak iş değil. O takımla olmaya devam ettikçe hep kaybedecektim. Gitmeliydim.
 
      Yaz tatillerinde de her akşam basket oynardım. Lisenin bahçesine giderdik. Herkes orda olurdu. Kasabanın yerlisi yazlıkçısı, basketle ilgilenen kim varsa oraya gelir, güzel sohbet muhabbet içinde sporumuzu yapar, eğlenirdik. Bi gün erken gidesim tuttu. Sürekli 7de gittiğim sahaya o gün 6da gittim. Kimse yok. Bi abi tek başına şut atıyor bi kaç arkadaşı da izliyor. Aynı potaya gidip şut atmaya başladım. “Maç yapar mısın?” dedi. “Teke tek mi?” dedim. “Evet” dedi. “Abi sen beni çok rahat yenersin” dedim. “Bilemeyiz” dedi. Maça başladık. Fiziğini kullanıp 2-3 basketle öne geçti. Pota altından zorluyordum ama onu geçebilmek imkansızdı. Ben de en iyi yaptığım işe yani şuta yöneldim. 3 tane art arda üçlükle öne geçtim. Sonra topu kaybedip savunmaya çekildim. Sert bi omuz darbesiyle kanlar içinde yerdeydim. Burnumdan oluk oluk kan akıyordu. Resmen gözyaşıyla kan bir olmuş tişörtüme hücum etmişti. Tedaviden sonra maça devam ettik. Korka korka oynadığım için kaybettim. Ancak maçın ardından şu diyalog oluştu:
+Sen 90lısın dimi?
-Hayır abi 91liyim.
+E neden benim takımda oynamıyosun?
 -Bilmem?..
Evet hiç bi şey bilmiyordum. O yaşıma kadar Foça dışına çıkmamıştım. Dışarıdaki yaşam nasıl olur hiçbir fikrim yoktu.
     Bu konuyu anneme ilettiğimde “Taşınamayız daha emekli olmadım. Emekli olmadan taşınacak durumda değiliz” demişti. Ergenliğin getirdiği bir celallenmeyle “ANNE BENİM HAYATIMI KARARTTIN. SENİN YÜZÜNDEN BASKETBOLCU OLAMICAM GELECEĞİMİ ÇÜRÜTTÜN” dedim. Öylesine pişmanım ki o lafları ettiğim için. Hiç hakkım yoktu. Annem ki en zor anlarımda hep yanımdaydı. Sadece o vardı. Siz siz olun annenizi üzmeyin, kazara üzseniz bile affettirin, gönlünü alın. O vicdan azabı rezalet bir olay. 

     Bir sene sonra annem emekli oldu ve borçlarımızı ödedik. Artık taşınmamız için bir engel yoktu. Basketbolcu olacaktım. Yeni bir çevre, yeni bir ortam. Basketbolla iç içe insanlar. Karşıyaka gibi basketbolla yatıp basketbolla kalkan bir semt. Her şey harikaydı. Ben hep sevdim Karşıyaka’yı. Huzurludur Karşıyaka. Bambaşkadır. Orada olacaktım işte. Ötesi yoktu. Gideceğim kulübün adı UniBasket’ti. Katıldığım ilk idman mükemmel geçmişti. Kulüp başkanı ve antrenörü Şadi Olcay 101 kez milli bir antrenördü ki “101 kez milli” ifadesi mühründe bile belirtilmişti. Daha tam olarak yeni evimize taşınmamıştık bu yüzden idmanlara Foça’dan gidip geliyordum. Yaz sonuydu. Eylül ayı gelmemişti bile. Maddi sıkıntımız yoktu, transferim gerçekleşmişti, 16 yıl yaz kış yaşadığım o küçük kasabadan kurtuluyordum. Umudum vardı. Her şey güzel olacaktı. Sonra hiç beklenmedik bir şey oldu.

     Çok yakın bir arkadaşımla bazı geceler evinin terasında sohbet ederdik. Kendisi üniversite hazırlığı bitirip birinci sınıfa geçmişti o yaz. Onun da hayatında güzel şeyler oluyordu. Cipslerimizi kolamızı alıp terasta yiyip içip sohbete koyulduk. 2-3 saat konuştuk belki de. - Sigaraya başlamıştı 1 yıl önce. Anlam veremiyordum. Ne gerek vardı. Sigara kötü bi şeydi. Sigara rezaletti. Sevilmezdi sigara. Sevemezdim. Hep nefret ettim. Arkadaşlıklarımı bitirdim sigara yüzünden. Ama onunla olan arkadaşlığımı bitirmedim. Bitirmem de zaten. Kendisi önemli insandır. - Sohbetin sonunda masanın üstü yığınla çöp olmuş, sigarası bitmeye yakın bana şu teklifte bulundu: “ben çöpleri atayım sen de şu izmariti at” . Ama neden? Neden sigarayı bi yerde söndürüp çöplerle birlikte atmıyor? Neden çöpleri bana attırmıyor? Neden? Neden? O an öyle gelişti işte. Bi nedeni yok. İhtimal dahi verilmezdi sigara içmeme. Olamazdı. Ben hayatım boyunca hep karşı durdum. Spor yaptım, koştum, sağlıklı beslendim, süt içtim. Tabi bunları düşünmüyorsun o zaman. İzmariti elime aldım. Yanıyordu. Rahat 2 fırtı vardı daha. Bahçe kapısından çıktım. Tek yapmam gereken yere savurup üstüne basmaktı. Yapmadım. Dudaklarımın arasına götürdüm, içime çektim. Büyü bozuldu, lanetlendim. Bundan sonra yaşayacağım her şeyin sorumlusu bendim. Tadı sevmiştim. Hiç almadığım bi tattı. Ertesi gün paket aldım.

      İzmir’e taşınınca biter sandım. İçmedim bir süre. Alışmamıştım ki. Aramıyordum. Tekrar başlamazdım. Olmazdı. Öyle bi hevesti geçti gitti işte. Ne yazık ki öyle olmadı. Yeni okulum gece kondu mahallesindeki düşük puanlı bir anadolu lisesiydi. - Hayatım boyunca hep düşük puanlar aldım. İyi yerlerde olmak yerine hep ortalama belki de vasat yerlerde bulundum. Ama ortalama ve vasat yerleri sevdim. Oradaki insanları sevdim. Muhabbetler daha samimiydi. Ortalama ya da vasat bir yaşam, çok kaliteli ve yüksek standartlı bir yaşamdan hep daha çekici geldi. Şu an da gayet ortalama yaşıyorum. Şikayetçi değilim. - O liseye adapte olmam biraz zaman aldı. İlk haftalar çok yalnızdım. Okula yeni gelen uzun boylu basketçi çocuktum. İnsanlarla tanışmaya başladım. Popülarite kazandıkça çevrem değişti. Herkes sigara içiyordu. Bir tenefüste beni de çağırdılar. Hayır kullanmıyorum diyemedim. Ben de içiyorum yaa dedim. İçmiştim, biliyordum, içerdim, kimse de bi şey diyemezdi. Keşke deseydi. Gittim, her tenefüs gittim. Her tenefüs sigara içtim. Her beden dersinde spor odasında yine içtim. Ders boş oldu içtim. İçmiyorum diyemedim. 
    Bu arada idmanlarım devam ediyordu. Sigara etkilemiyordu çünkü haftada 3 idman yapıp her gün okulda 2 saat basketbol oynuyordum. 1 sene boyunca yeni takımımla maçlara çıktım. Yine yeniliyorduk ama en azından çekişmeli oluyordu. Arada kazanıyorduk da. Kazanmayı öğrenmiştim. 40 dakka boyunca koşup yorulmuyordum. Hep daha da hırslanıyordum. Hatta bi maç 27si son çeyrekte olmak üzere 35 sayı atıp kariyer rekoruma imza atmıştım. İnanılmaz bir maçtı. Kulüpte de işler yolundaydı.

    1 yıl geçti. Lise dördüncü sınıfa geçtiğimde bazı şeyler eskisi gibi olmayacaktı. Bu çok belliydi. Yeni dönem başlarken idmana gittim. Hocanın söylediği şuydu. “Ilgaz mali kriz var senden de para almamız lazım.” Halbuki ben oraya transfer olmuştum. Para ödememem gerekiyordu. Aksine para almam gerekiyordu. Ayrıca dershaneye yazılmıştım. Annemle yaşıyordum. Tek o çalışıyordu. Bi de kulübe para veremezdik. Maaşı yetmezdi. Olamazdı böyle bir şey. İmkansızdı. O zaman seni oynatamayız dedi hoca. Böyle bir saçmalığı ilk defa yaşıyordum. Paran yoksa hayallerinin bir önemi yok dedi resmen. Aldığım sağlam derslerden biriydi. Ama işte dönüm noktası diyoruz ya. İşte bu da bi dönüm noktası oldu. Tıpkı babamın basketbol kararını vermesi gibi, tıpkı izmariti yere atmayıp bi fırt çekmem gibi, tıpkı lise bahçesinde kim olduğunu bilmediğim bi antrenörle oynadığım maç gibi, tıpkı annemi zorlayıp o kasabadan taşınmamız gibi.

     Kulüpten ayrıldıktan sonra boşluğa düştüm. Kendi başıma basket oynuyor, neredeyse her şeyi kendi başıma yapıyordum. Evde de yalnızdım. Annem 3 ayrı yerde çalışıyordu ve ben evde hep yalnız kalıyordum. Bilgisayarım, dolayısıyla internetim yoktu. Param da yoktu. Televizyon izliyordum. Bi de gitar vardı evde. Gitar çalmaya başladım. Çalamıyordum. Okula götürmeye başladım. Arkadaşlarım bir şeyler öğrettiler. Başka bir heves işte. Basketboldan uzaklaşmak zorunda kalmıştım. Ama müzik hep vardı hayatımda. Keşke o zamandan 5 yıl önce alınan o gitar 5 yıl yatmasaydı da ben ilk alındığı zamandan itibaren çalsaydım dedim içimden. Her ne yaparsan yap, daha iyisi olacakmış gibi bi keşke vardır derinlerde. Keşke sözcüğü nereye gidersen peşini bırakmaz.

     Bundan on sene önce “ilerde kendini nerede görüyorsun?” diye sorsalar hiç düşünmeden “parke üzerinde bir basketbol topuyla” cevabını verirdim. Lakin şu an elimde gitar, sahnedeyim. Aynı soruyu şimdi sorsalar ne cevap veririm bilmiyorum çünkü yaşadıklarım, peşin konuşulan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini kanıtlıyor. Tabi daha bir şey yaşadığımı da söyleyemem. Yaşım genç.

     Tek bildiğim; ilerliyorum. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder